Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dedemin besigini tingir, mingir sallar iken...
Günlerden bir gün Arabistan'nin çöllerinde komsu iki Emir var imis. Ikisi de birbirinden zengin ve de varlikli imisler. Sinirsiz paralari, birbirinden güzel cariyeleri, atlari, saraylari, yatlari varmis. Her seyleri varmis ama, Emirlerden birinin öyle güzel, öyle güzel bir ati varmis ki..., digeri kiskançligindan nerdeyse çatlayacakmis.
Kiskanç Emir, araya aracilar koymus, at için petrol kuyulari, paralar, üstüne üstlük cariyelerin en güzellerini teklif etmis..., ama bosuna.
At sahibi emir bir türlü razi gelip ati vermemis.
Emir, günlerden bir gün o güzelim ati ile çöller üzerinde gezintiye çikmis. At hem çok hizliymis, hem de kumlar üzerinde o kadar güzel adimlar atiyormus ki seyrine doyum olmuyormus. Güneste piril piril parlayan simsiyah tüyleri, kendi rüzgari ile saga sola savrulan yelesi, bir baska güzelmis.
Derken, Emir'in gözüne ileride bir sey takilmis. Sürmüs atini gördügünün üzerine. Bakmis, bir de ne görsün? Yerde susuzluktan kivranan bir adam. "Sahip... su... su...!" diye yalvariyormus. Hemen inmis atindan. Terkisinden su kirbasini çikartmis, tam adama su verecek. Birden yerdeki adam canlanivermis, firlamis atin üstüne. Siyirmis maslahini yukari, çikmis öteki Emirin yüzü ortaya ve bagirmis:
"Ya, Emir...! At öyle alinmazsa böyle alinir !"
Yerde kalan emir hayli üzgün ve de çökmüs, arkasindan seslenmis:
"Atimin gittigine üzülmüyorum.Bir daha benden su isteyenlere su veremeyecegime üzülüyorum...!"
Gökten üç elma düsmüs. Üçü de ümidini ve sevgisini hiç yitirmeyip yardim elini hala uzatabilenlerin basina.