Bugün sakin ve güzel bir gündü. Görünüste diger günlerden farki olmayan bir gün; ancak, hiç de göründügü gibi bir gün degildi. Bakmasini bilen için hiçbir zaman günler birbirinin aynisi degildir. Çevreye kapali gözle bakanlar olan bitenden habersiz yasadiklari için çevrelerinden hiçbir seyin degismedigini söylerler. Aradan yillar geçmesine ragmen görüstügünüz birine: “Ben oradan ayrildiktan sonra neler oldu, ne degisti?” diye sordugunuz zaman genellikle: “Her sey biraktigin gibi” cevabini alirsiniz. Bu sözün iki anlami var: “birincisi, sana anlatmak istemiyorum, ikincisi ise ben kör yasiyorum....” Ne yazik ki bu gizli cevaplardan çogu zaman ikincisi dogru oluyor. Bundan sunu anliyoruz ki biz bir sürü körle dolu bir dünyada yasiyoruz. Bu insanlarin dünyayi anlamalari ve ona karsi da tavir almalari da çok farkli oluyor. Onlar dünyayi körlerin fili tarif etmesi gibi parça parça anliyorlar, bu yüzden de mutlu olmalari mümkün olmuyor. O bunlari düsünürken karsi balkondan bir müzik sesi geldi. Sonra etrafindaki çiçeklerin kokusunu hissetti. Bir rüzgar esti, onun serinligi bütün vücudunu sardi. Balkona bakti, çok güzel sarisin bir kiz balkon demirlerine dayanmis gökyüzüne bakip müzigin ritmine uyarak basini salliyor ve ara sira agzindaki sakizi sisirip sisirip patlatiyordu. Önce kiza bakti. Sonra müzige kulak verdi. Çok yanik bir türküydü bu. Sonu hüsranla biten, aci bir ask hikayesinin türküsü.. Türküleri ve bunlarin hayatla olan siki baglarini düsündü. Hiçbir edebi tür Türküler kadar hayati derinden kavramiyordu. Yine hiçbir edebi tür Türküler kadar yasanmamistir. Isin garibi, Türküler hep yanik, hep acikliydi. Hemen hepsinin temelinde gönül kanatan bir hikaye vardi. Bu yüzden de Türkülerimiz hep gözü yaslidir. Onlari dinleyenlerin de gönülleri kanar ve gözleri yasarir. Anadolu’da görev yaparken küçük bir kiz çocuktan bir türkü dinlemisti. Nisanlanan genç baslik parasi biriktirmek için gurbete çikar. Aradan yillar geçer. Baslik parasini biriktiren genç adam evine varir. Içeriye girer onu kimse karsilamaz. Ev bostur ve terk edilmis bir hali vardir. Bir müddet sonra komsular onun etrafini alirlar. Genç adam onlara ana babasini sorar. Ona iki mezar gösterirler: “Aha anay babay burda” derler. Genç sarsilir, gözleri dalar, bir müddet geçer; bu sefer de: “Ya nisanlim Fato nerde” der. Komsular birbirinin yüzüne bakarlar ve: “O çoktan evlendi” diye cevap verirler. Gurbetten dönen bu insan kendi köyünde gurbeti bulur. Ana babasi ölmüs, sevdigi Fato’su baskasinin olmustur. Artik o orada duramayacak ve çekip gidecektir. Çünkü baska çaresi kalmamistir.
Balkondan gelen sesteki Türkü de bundan farksizdi. O anda bunun gibi binlerce, hatta yüz binlerce anlatilmamis sevda masalini düsündü. Bunlar bilinen hikayelerdi, ya bilinmeyenler. Çevresindeki insanlari düsündü. Yanindan gelip geçen bu insan selinde kim bilir ne aci fakat anlatilmamis sevda hikayeleri vardi. Sonra kendini düsündü. Onu hala yakan ve bir türlü pesini birakmayan bir hikayesi yok muydu? Elbette vardi; ama ne yazik ki bu hikayenin bir Türküsü bile yoktu.
Gözlerini uzaklara, çok uzaklara dikti. Önündeki beton bloklari delen bakislari çok uzak yillara uzandi. Içinde çok ince bir sizi basladi. Bu sizi yavas yavas bütün uzviyetini sardi. Öyle ki bir müddet sonra bastan ayaga aci içinde kaldi. Bunca yildan sonra hala ayni duygulari duyuyor olmasina sasti. Kalbi çarpiyor, sanki yeniden o güzel günlere geri dönmüs gibi yüzü kipkirmizi kesiliyor, dili tutuluyor, içi daraliyordu. Yasi altmisi geçiyordu. Aradan yirmi yil geçmisti. O hala yüregini yakan bu aski içinden söküp atamamis, ondan kaçamamisti. Sevdigi kadini nerede ve nasil tanidigini hiç düsünmedi. Onu görmeden sevmis, ona deliler gibi baglanmisti. Aylarca konusmuslar, telefonlasmislardi. Onu çok sevmisti, fakat, sevdigi kadin evliydi. O da evliydi. Buna ragmen onu çok sevmisti. Kadin da bu duygulara kayitsiz kalmamis o da onu tertemiz duygularla sevmis, ona baglanmisti. Bu çaresiz bir askti. Kavusmalari, ayni çati altina gelmeleri, birlikte bir yuva kurmalari imkansizdi. Ikisi de bunu biliyordu, bu çaresizligi yenmeye güçleri yoktu. Kader onlari koparilmasi imkansiz baglarla ayriliga baglamisti. Bu baglari koparmaya çalismadilar. Biliyorlardi ki bu baglari koparmaya çalistikça çaresizliklerini daha derinden anlayacaklar ve daha çok aci çekeceklerdi. Ilk bulusmalarini düsündü. Istanbul’da bulusmuslardi. Ikisi de on sekizlik asiklar gibi heyecanliydi.. Yanlarinda daha üç kadin vardi. Bir müddet birlikte konustular, sonra kadinlar kalkip onlari bas basa biraktilar... Adamini dili tutulmustu, hasretlisi yanindaydi. Ona istese dokunabilirdi; ama, buna bir türlü cesaret edemiyordu... Dokunsa sanki elinden uçup gidecekmis gibi bir hisse kapiliyordu... Ona, canim, sevgilim sen benim bir tanemsin, sen benim ömrümün anlamisin, sen benim ruhumsun, sen.. sen... ve daha bunun gibi dünyada ne kadar güzel sey varsa söylemek istiyordu... Fakat bogazina bir sey dügümlendi... Bütün bu düsündükleri orada takili kaldi, bir türlü dudaklarindan dökülüp o sevgili yare ulasamadi...
Kadin onunla pek göz göze gelmek istemiyordu... Nedendir bilinmez ama, adam, her seyin bittigini düsünüyordu... Daha önceki konusmalarin sicakligini bir türlü bulamiyordu... Ancak onu çok daha derinden sevdigini hissediyordu. Yüregini büyük bir aci sardi. Gözleri doldu... Aglamamak için kendini güç tuttu... Kadin konusmasini bekledi ve dayanamadi: “Söyle” dedi. Adam önüne bakti. Konusmaya gücü yoktu. Konussa sesi aglamakli çikacak ve kendini tutamayip aglayacak, etraftakilere rezil olacakti... Kadina: “gözlerime bakmiyor musun, anlamiyor musun?” diyebildi... Kadin: “Elbette bakiyorum ve anliyorum, o kadar aptal degilim” dedi. Adam: “Bana dogru söyle, beni seviyor musun?” diye sordu. Kadin: “evet” dedi... Çok mutlu olmustu... Ama içindeki azabi bu söz de dindiremedi... Biliyordu, bu ilk ve son bulusmaydi... Kadin ayni seyi düsünüyormuydu bilmiyordu... Belki onu kirmamak için: “Gün dogmadan neler
dogar, bakarsin ilerde yine bulusuruz, yine görüsürüz” dedi... Bu pek inand! irici gelmedi adama...
Ayrilma zamani gelmisti. Kalktilar... Yürüdüler ve yemek yiyen diger üç kadinin yanina gittiler. Adam: “Ben gidiyorum, siz yemek yiyorsunuz, sofrada elinizi sikmayim, tanistigima memnun oldum” dedi ve hemen yaninda ayakta duran sarisin kadinin elini tuttu. Ona ne dedigini bilmiyordu... Ayrildilar... Adam giderken defalarca geriye dönüp o güzel sevgilisine içi kan aglayarak bakti... Ne yazik ki onun sirti ona dönüktü, yüzünü çok istedigi halde göremedi...
Bu onlarin son görüsmesi olmustu......
Saatlerce oturdugu yerden biraz zorlukla da olsa dogruldu. Evin önündeki çiçeklere dogru yürüdü. Hepsine teker teker bakti ve hepsini oksayip sevdi. En sonunda bir sari gülün önünde durdu. Onu eline aldi. Egildi ve derin derin içine çekerek kokladi. Yapraklarini tek tek oksadi, sevdi. Yoldan geçenler bu yasli adamin çiçekleri ne kadar sevdigini düsündüler. Ona hayretle baktilar, gipta ettiler. Ne yazik ki hiç biri onun o sari gülü neden bu kadar sevdigini ve onu oksarken içinde bir atesin yandigini bilmiyordu. Gülün üzerine düsen iki damla gözyasini ise yasli adamin kendisinden baska hiç kimse görmedi.